MEVLEVİLİK TARİKATINDA KULLANILAN KIYAFETLER VE SEMBOLİK ANLAMLARI

mevlevilik
Tarafından | 22 Şubat 2022

Mevlevilik; Mevlânâ dönemine ait çini ve minyatürlerde ilk Mevlevilerin ve Mevlânâ’nın giyim tarzının Selçuklu’ların giyim kuşam tarzına benzediğini görmekteyiz. Mevlânâ, yaşamı boyunca kendi müritlerini herhangi bir kisve içine girmelerini mecbur tutmamıştır.

Mevlâna’dan sonra oğlu Sultan Veled döneminde merhum babasına âdet, gelenek ve göreneklerini, fikirlerini yaşatmak düşüncesiyle kurulan Mevlevîlik, zamanla kendine has bir kıyafet de oluşturmuştur.

Mevlevi giyim tarzı 17. Yüzyılda Osmanlı hayatını canlandıran ve daha önceki bölümde de bahsedilen ve Taescher albümü olarak tanınan minyatürlerden oluşan albümde Mevlevileri gösteren minyatürde Mevlevi kıyafetlerinin daha çok kurallara bağlandığını görüyoruz. Ayıca Van More’un 1714 Osmanlı döneminde yapmış olduğu “Wirling Dervishes” adlı tablodaki sahnede de artık Mevlevi kıyafetlerinin şekillenmiş ve kuralara bağlandığını görmekteyiz.

Mevleviler, Osmanlı dönemden günümüze kadar başa arakıye, sikke, destar, sikkenin üstüne İstivâ çekerek; bedene tennure, bele kemer olarak Elfî nemed, tennurenin üstüne deste-gül denen önü açık gömlek ve hırka giymişlerdir.

mevlevilik

Şekil 3.1. Mevlevi Kıyafeti

Bu bölümde bu giysileri sırası ile incelenip, sembolik anlamları ve verdikleri mesajlar üzerinde durulacaktır.

Arakıye

Kavuğun ve daha sonra fesin altına giyilen ve dövme yün keçeden kırık beyaz ve kahverengi olarak yapılan başa giyilen takkedir. Pamuklusu olduğu gibi tiftikten, yünden yapılanları da vardır. Arakıye eskiden herkesin taktığı bir takkeyken sonraları yalnız dervişlerin giydiği serpuş manasında kullanılmıştır ve ”ismi Arapça’da ter manasında arak’dan gelir, “ter emici, ter toplayıcı” anlamındadır”.

Üst kısmı alt kısmına göre yassı ve üst kısmı iki yan kısmın birleşiminden oluşan boyu kısa serpuşa verilen isimdir (Şekil: 3.2). Çocuklara ve muhip hanımlarına sikke verilmez arakıye verilirdi. Arakıye, Mevlevi dergâhında hizmet görevlisi olan Mevlevi tarikatına girmesi onaylanan fakat henüz semaya çıkmamış matbah canları da arakıye giyerdi.

Şekil 3.2. Arakiye

Arakiye kumaş ürünler

“Arakıye giymek”, hak ve liyakat konusudur. Tarikat ve dergâhta belli bir seviye ve mevkie gelişi sembolize eder. İfade ettiği nâzik ve nâzenin edebi, ahlâki anlamlardan dolayı “Arakıye” de diğer Mevlevî kıyafetleri gibi, düzenlenen özel bir merasimle, Şeyh’in elinden giyilir. Buna “Arakıyye Tekbirleme” denilir”. Bu seremoni, henüz bu mertebeye erişmemiş olanlar içinde teşvik edici olur.

Arakıyenin pamuklu ve yünlüsü olan arakıyenin incecik özenli dikişleri meşhurdur ve bazı maharetli hanımlar göz görmeyecek şekilde ince dikerlerdi.

Sikke (Mevlevi Tacı)

Keçeden (dövme yünden) devetüyü ya da daha açık renkte yapılan, nadiren de beyaz ya da kırık beyaz olarak yapılan yukarı uca doğru sivri düz tepeli uzun başlığa verilen isimdir.

Mevleviler kendi aralarında bu sikkeye “fahir” de derlerdi. Bununla birlikte muhtemelen manevi değerinden dolayı “Sikke-i Şerife” olarak da anılmıştır. Mevlevi dergâhlarında mevki ve unvan sahipleri şeyh ve dedeler bu sikkelerin alt kısmına yeşil bir sarık sararlardı buna da “Destar-ı Şerif” denilirdi. Destar sarmak dervişlerin ulaşmış olduğu mevkii temsil ederdi.

Sikke:nin lügat manası; dövülmüş tazyik edilmiş olduğundan; keçenin de bu işlemlerden geçtikten sonra; başa giyilecek hale geldiği düşünüldüğünde sikke adını almış olması muhtemeldir. ütercim Asım’a göre, kelimenin kisvet ve libas manası da mevcuttur. Mevlevi kasvetine sikke tabiri de burdan alınmıştır.

En kaliteli sikkeler Bursa ve Konya’da meşhur ustalar tarafından imal edilirdi. Mevlevi tarikatının ilk döneminde tek kat ilken daha sonra çift kat olarak yapılmış; 45-50 cm uzunluğundadır ve 150-250 gr ağırlığındadır çift kat yapılmıştır (Şekil: 3.3). Yani “Sikke iki parçanın birleşmesinden oluşmaktadır. “Bu parçalar ayrı değil birbirine yapışık şekildedir. Birbirlerinin içine geçmek suretiyle aynı zamanda hem çift hem de tektirler. Bu durum sikkenin derviş, dervişin ise sikke olarak nitelendirildiğini göstermektedir”. Aynı zamanda Allah’ın birliğini de sembolize ettiği manası çıkabilir.

mevlevi kiyafetleri 1

Şekil 3.3. Sikke (Mevlevi Tacı)

Yalın halde üstüne destar sarılmamış sikkeye “dal sikke” denir. Mevleviliğe ilgi duyan fakat daha Mevlevi tarikat üyesi ya da müridi olmamış canlar “dal sikke” giyerlerdi.

“Sikke giymek, başlı başına bir liyakat, hak ve mazhariyettir. Belli disiplinlerden alnının aklığı, yüreğinin paklığı ile çıkanların nâil olabildikleri bir mevkiinin sembolüdür”.

Sikke Mevlevi tarikatının resmi tacıdır. Mevlevi sikkelerinin renginin kahverengi ve toprak rengi olmasının nedeni “biz topraktan geldik en sonunda da toprağa gideceğiz” anlamını da içinde barındırmasıdır. Tasavvufi anlamda insanın bütün egolarından ve hayvansal taraflarından arınarak insan-ı kâmile yönelişinin simgeler. Görünüşte tek olan sikke aslında çifttir. Derviş giydiği kıyafetlerle bütün çift olan şeyleri teklik kılıfı altında gizleyerek Allah’ın tek olduğunu sembolize eder. Derviş Allah’ın tekliğini bir düstur olarak kabul ederek sikkeyi başının tacı yapmıştır. O iç içe giren sikke gibi çokluk içinde tekliği görür ve Allah’ın birliğini kabul ettiğini sikkesiyle de simgeler.

Bununla birlikte sikke; Mevlevilerce nefsinin mezar taşı olarak kabul edilen sikkeyi, Mevlevi dervişleri evlerinde de bazı zamanlarda giyerek, Mevlânâ’nın huzurundaymış gibi onun yoluna balarını böylelikle sembolik olarak gösterirler. “Bu anlam ve değerinden dolayı, giydirilmesi de, şeyhin eliyle düzenlenen hususî merasimle gerçekleşirdi”. Bu merasimin adına “Sikke Tekbirlime” denilir ve İslam âleminde hayırlı bir gün olarak kabul edilen Pazartesi ve Cuma günleri yapılır. Bu merasimle derviş, bin bir günlük meşakkatli matbah hizmetini tamamlayarak sikke giymeye şerefine erişir ve nefsinin mezar taşı olan bu sikkeyi şeyhinin tarafından giydirilmeyi hak ederek; onun tarafından takdir ve taltif edilir. Bu önemli merasimde simgesel olarak dervişin, bu sikkeyi giyecek ilim ve irfan seviyesine ulaştığı anlatılmak istenir.

“Sikke, daima kutsal ve muazzez tutulur. Giyerken ve çıkarırken, kenarını hafifçe öperek “görüşme” de bulunmak bu şükür, şuur ve iz’ânın netice ve tezahürüdür. Ömür boyu baştan çıkarılmaması esastır. O kadar ki, vefat eden dervişin sikkesi, defin sırasında kabirde kefenin hafifçe açılarak başına giydirilir”

Mürit Sikke ve hırkayı büyük bir hürmet ile giyer, hela gibi temiz olmayan mahalleri onlara girmez; dünya işleriyle ve şeytani şeylerle meşgul bulunduğu zaman, onları çıkarırdı. Onun dışında sikke kesinlikle baştan çıkarılmazdı. Affedilmeyecek bir kabahat işleyen dervişin sikkesi başından ve üstünden de hırkası alınırdı.

“ Buna “Ser u pâ etmek” denir. Bu geçici bir süre dergâhtan uzaklaştırma olan “Seyyah vermek”ten daha ağır bir ceza türüdür” ve hiçbir Mevlevihane’ye kabul edilmez.

Buna rağmen suçu çok büyük olmadığı ve kendisinde düzelme görüldüğü takdirde affedilerek tekrar Mevlevihane’ye dönme ihtimali vardır. Mevlevilikte üç tür sikkeden bahsedilir. Bunlar; küllâh-ı teberrük, küllâh-ı iradet ve küllâhı hilafettir (Bozkurt, 2009). Duru bu sikkeleri şu şekilde tarif etmiştir.

  1. Küllâh-ı Teberrük: Geçici bir süre için takılmasına izin verilmiş, emanet bir külahtır. Tarikatına, dergâha ilgi, sevgi ve yakınlık duyan kişilerin gönlünü ısındırmak, bazı hizmetlerini takdir etmek amacıyla giydirilen sikkedir.
  2. Küllâh-ı İradet: Verilen vazifeleri hakkıyla yerine getiren dervişlere giydirilen külahtır. Ömür boyu baştan çıkarmaması esastır. Derviş vefat ettiğinde bile sikkesi, defin sırasında kefenin baş kısmı hafifçe açılırak başına konurdu.
  3. Küllâh-ı Hilafet: Tarikatı pirinin vekili ve temsilcisi olan en yüksek mevki sahibi halifenin giydiği özel destarlı sikkedir”

Destar

Sikkeye sarılan sarığa destar denir. Mevlevilerde sarık yerine destar tabiri kullanılmıştır. Ayrıca lügatte “Destar-ı Şerif” olarak da anılmaktadır. Mevlânâ, oğlu Sultan Veled, ilk Mevleviler ve Osmanlı dönemi Mevlevilerinden beri destar kullanıldığını Osmanlı döneminde yapılmış ve Topkapı Sarayı Müzesinde muhafaza edilen minyatürlerde ve yabancı ressamların tablo ve gravürlerinde görmekteyiz. Destar Mevlevilikte bir makam sembolüdür.

Destar sarmaya hak kazanmış dervişe destarlı denir. Mevlevilikte destar dolamak Halifelerin ve şeyhlerin hakkıdır. “Halifeler ve çelebiler, duhani, yani bakılınca siyah görünecek derecede koyu mor destar sararlardı. Çelebiler, destarı alttan sikke görünmeyecek biçimde sararlar, çelebi olmayanlarda, destanlarının alt tarafından sikkeleri görünürdü”.

Hz. Muhammed’in soyundan gelmiş seyit olan Şeyhlerin destarı sikkelerinin alınlık kısmının kenarından başlardı ve yeşildi. Diğer yollardan Şeyh olanların sikkesinin kenarından bir parmak yukarısından başlayan destarın rengi beyazdır. Destar takmaya hak kazanan derviş hayatı boyunca sikkesini destar sarardı. Ölümünden sonra, mezar taşına yine taştan destarı sikkesi oyulurdu. Mevlevihanelerin, “hâmûşân” adı verilen mezarlarına bakıldığında destarın çeşitli örneklerinin yer aldığını görebiliriz.

mevlevi kiyafetleri 2

Şekil 3.4. Destar çeşitleri

Örfi, cüneydi, hüseyni, şeker aviz, şeker aviz kafesli (Şekil: 3.4) gibi destar dolama çeşitleri vardı. Destar çeşitleri hakkında şu şekilde bilgi vermektedir:

Örfi Destar: “İçine pamuk doldurulmuş, en az, yuvarlak ve üç parmak kalınlığında tülbentle aşağıdan yukarıya ve yarısı yukarıdan aşağıya doğru sarılır. Aralarında pek az bir açıklık da kalmış olur. Bu çeşit destar, kavun tarzındadır; aşağısı ve yukarısı, ortasına nazaran dar, ortası kabarık ve geniş tarzdadır. Sultanel-ulema’nın, evlana’nın ve Sultan Veled’in sandukalarındaki destarlar, örfidir. Osmanlı devrinde Tanzimat’tan önce Şeyhülislamlar ve Nakibüleşraflar, örfi destar sararlardı. ezar taşlarında bunların çok güzel örneklerine rastlamaktayız”.

Cüneydi Destar: “Bu destar “örfinin yarısı kadardır ve aynı tarzdadır. evlevi büyükleri, edebe riayet ederek evlana’nın sardığı destarı sarmamışlar, Cüneydi destar sarmışlardır. Huzurda, Ulu Arif Çelebinin ve eski evlevi erlerinin çoğunun sandukalarında, Cüneydi destar vardır”.

Şeker-aviz Destar: “Alt tarafı bombeli ve şişkin, üstü daralan ve sikkeyle aynı kalınlığa gelen destardır. Bu destar, dar tülbent, iki parmak enliğine gelecek tarzda dört kat bükülerek, sağdan sola ve mukabil olarak soldan sağa doğru sarılır”.

Kafesi Şeker-Aviz: “Kafes tarzında sarılan destardır. Dolama destarsa, dümdüz sarılan destardır” Bu tarzda destarın Sultan I. Ahmed döneminde moda olduğu anlaşılmaktadır.

Hırka

Mevlevilikte biri sokağa çıkarken giyilen diğeri merasimlerde giyilen iki farklı hırka bulunmaktadır. Sokağa çıkarken giyilen ve yakasız olan, kol kısımları normal ceket kolundan biraz daha geniştir; bununla birlikte hırkanın üstü ve altı aynı genişlikte, beli vücuda oturmayan, topuklara kadar uzayan bir üst giyimidir.

Diğeri ise Mevlevi dervişlerinin giydikleri resim hırkasıdır. Bu hırkanın kolları oldukça geniş ve uzun, yakasız, üstü ve altı aynı genişlikte, bel kısmı oturmayan oldukça geniş, ön yüzüne gelen kumaş ince pamuklu ya da yünden yapılan üst giysisine verilen addır. Omuzlardan itibaren bütün vücudu kaplar; bol dikilmiş cübbeye benzer; önü açık olup yakasız ve düğmesiz bir merasim hırkasıdır. Şeyhin huzuruna, mescide ve meydana, semahaneye bu hırkayla girilir, sema başlayınca çıkarılır. Resim hırkası siyah ya da koyu lacivert renginde; yakasız; göğüsün üstüne doğru gelen kenar kısmı, çift sıra şeritlidir. Halife’ye, halifelik verilirken, İkrar veren dervişe, hizmet müddeti sona erdiğinde giydirilirdi.

Hırka takva elbisesidir. O hırkayı giyen, o hırkanın sayesinde, haramdan, kibirden, nefsin hatalarından kaçınır.

“Burada işaret edilmesi gereken bir nokta, tasavvufi hayatta Hırka”dan maksat, hırkanın sembolize ettiği mânevî tema, derin mânâ ve idraktir. Giyene bu şuuru vermeyen veya giydiğinde bu derin tenbih ve mânaları elde etmeyen sözde derviş için hırkanın hiçbir değeri ve hükmü kalmamış demektir. Önemli olan tasavvufi anlam ve idrak duygusudur. Yunus Emre’nin: “Dervişlik olaydı taç ile hırka/Ben dahi alırdım otuza, kırka” mısraları bu gerçeği ortaya koymaktadır. akamlar oturanlarla, kıyafetlerde giyenlerle değer kazanır”

Ayrıca hırka, bir Mevlevi dervişinin sema kıyafetinin parçalarını tamamen kaplayarak karanlıklar içinde olan nefsi de sembolize etmektedir; bu nedenle dervişin bütün bedenini kaplayacak şekilde tasarlanmış. Bu nedenden dolayı semaya başlandığı zaman semazen bu hırkayı çıkarılarak nefsin kışkırtmalarından arınmış olduğunu sembolik olarak gösterir. Ayrıca Hırka öldükten sonra yeniden dirilerek doğuşu da sembolize etmektedir.

Bununla birlikte bir Mevlevinin hırkası, kabrini temsil eder. Hırka ölümden önce ölmeyi de sembolize eder. Yani hırkası üstünde oturur vaziyette olan derviş semaya başlamadan önce ölüdür ve mezardadır. Hırka giyen insan bütün dünyevi zevklerinden sıyrılmış, yükselmiş örnek alınacak bir insandır.

Tennure

Mevlevilerin sema yaparken ve hizmet tennuresi olmak üzere iki çeşit tennure vardır. Sema tennuresi kolsuz, yakasız, düğmesiz, bel kısmı kırma pileli, uzun ve oldukça geniş etekli, bir tür entaridir (Şekil: 3.5). Ön üst kısmı, göğsün altına kadar V şeklinde açık, üst kısmı bedene oturacak şekilde bele kadar dar, etek kısmı ise belden aşağısı gittikçe genişleyen bir şekilde tasarlanmış ve altı parçadan oluşmuştur.

“Semâ tennuresi denilen bu fistan, renkli ve çok defa beyaz olur ve Semâ’zen, semâ’a başlayınca elifî nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dönüşte açılan etek, artık semâ’zeni idare eder, semâ’zen âdeta onun dönüşüne uyardı”.

“Allah”ın isminin anıldığı sırada kıyafetle tenin bir olduğunu ve ışık saçtığını ifade etmek için “ten-nur” adını almıştır”

mevlevi kiyafetleri 3

Şekil 3.5. Tennure

Hizmet tennuresi ise günlük işlerde kullanılan; diz kapaklarını biraz geçecek kadar uzunluktadır ve dergâh görevlilerinin Matbah-ı Şerif’teki işlerde giydikleri tennuredir ve rengi genellikle siyah ve koyu yeşil renk olur. Deriden dikilmiş olanları da vardır. Deriden dikilmiş olanlarını çoğunlukla “Bulaşıkçı” ve “Kazancı” olarak dergâhta çalışanlar giyerdi.

Sema yaparken giyilen tennure ise semazen dönme esnasında iken bacakları göstermeyecek şekilde ve oldukça uzun olarak yapılmıştır. Bu tennurenin etek ucunun içine üç parmak genişliğinde ensiz kalın bir kumaş dikilerek kıvrılmıştır. Bu sema yapan derviş dönerken eteği düzgün bir şekilde açılmasını sağlardı. Tennurenin beline “Elifî nemed” denen bir kemer sarılırdı. Dedeler tennure giyen dervişin etekleri dalgalanmasın ve sema esnasında beline kadar görünmesin diye “Elifî nemed”in altındaki oluşan pilileri düzeltirlerdi.

Semada giyilen tennureler genellikle beyaz olmakla birlikte, kırmızı, yeşil, mavi ve pembe renklerinde olanları da vardı. Bu renkler, Mevlevi kültüründe, mevki ve makamları sembole etmekteydi. Bu renkler rengârenk açan lale goncalarına benzerdi. Bu renk cümbüşü, mukabelede semazen başı tarafından düzenlenirdi. Matbaa canları, tennure, deste-gül ve elifî nemedi çıkarmadan uyurlardı.

Böylesine semavi ve birçok anlamı ve sembolü içinde barındıran bu kıyafetin kumaş seçimi, dikimi, giyinme şekli, çıkarılmasına varıncaya kadar birçok unsuruna özen gösterilmekteydi. Ayrıca taşınması ve saklanmasına da hassasiyet gösterilir ve saygı duyulurdu ve bu esnada semazen, tennure ile görüşmede bulunurdu. Mevlevi dervişi birçok meşakkatli sınavdan geçtikten sonra giysiyi giymeye hak kazanırdı. Bu nedenlerden dolayı tennureyi ilk defa giyecek olan derviş Şeyh Efedinin elinden “Tennure Tekbirleme” adı verilen özel bir seremoni ile bu giysiyi giyerdi.

“Gerekli hizmetleri yerine getirmiş; sınavları başarı ile sonuçlandırmış, “Çile”sini ikmal etmiş derviş, “Tennure” giymeye hak kazanır. Şeyh”in huzurunda “Ölmeden önce ölünüz” Hadis-i Şerifine uygun olarak “kendime, ölmeden önce ölmüşçesine ölmüş hayat tarzı hazırladım, sırtıma giydiğim “Tennure” ahiret gömleği; “Hırka”, da kefenimdir” İkrar ve ifadesine erişmiştir”

Sema yaparken semazenlerin tennurelerinin dairesel olarak açılması seyredenlerin gözlerinden gönüllere mesajlar ileterek “ölmeden önce öldüm ve kefenimi giydim sana geldim ya Rab” mesajını sembolik olarak göstermektedir.

Deste-gül

“Deste-Gül” erkekler için tasarlanmış; tennure üstüne giyilir; kolları dar ve düz, sıfır yaka, düğmesiz, önü açık ve bele kadar gelen bir çeşit yelektir. Genelde beyaz ince kumaştan imal edilir. Sağ etek ucunda uzunluğu bir parmak olan bir şerit bulunmaktadır ve bu elifî nemedin kaytanına sokulur ve böylece sema esnasında açılıp dalgalanmaması sağlanır. Dar ve uzun kollu olur; kollar bedene eklendiği yerin kesimi adeta japone önü açık ve düğmesizdir. Deste-gülün içine “içlik” adı verilen sıfır yaka bir gömleğin de zaman zaman giyildiği görülmektedir.

Yahya Âgâh, “Tarikat kıyafetlerinde sembolizm” adlı eserinde Deste-gül” için “taze güzel görünüşlü ilkbahar güllerinden oluşan demet”i (Âgâh, 2002) sembolize ettiğini söylemiştir.

Elifî Nemed

Tennurenin üstüne sarılan kemere verilen addır. Nemed keçe, Elifî nemed (Şekil: 3.6) ise elif gibi keçe ya da keçe ile dostluk etmek anlamları verilmektedir. Yünden yapılan, 8-10 cm eninde; 150 cm uzunluğundadır ve kenarına kemerin renginden daha koyu bir renkte zırh biye çekilmiştir. Mevlevi “Tarikatın mühim belirleyicilerinden olan”  ve “üç veya yedi kere bele dolanan bu kemer tarikata girenlere mürşid tarafından kuşatılırdı”.

Bu kemerin bele yedi defa dolandırılması göyün yedi katını da simgelemiş olabilir ve bu dolama işlemi sağdan sola doğru yapılmaktadır. “Tennurenin üstüne sarılan elifnamed beli gerektiği sayıda saracak olsa çok kalın olacağından bir buçuk metre kadar uzunlukta olur ve sivri ucundan çıkan kaytan veya şerit bele dolaştırılarak sayı böylece tamamlanırdı. Bu kemer kuşanmanın esası şedd’e ve dolayısı ile fütüvvete bağlanmaktır”.

Bu kemer Mevlevi ayini esnasında muhakkak tennurenin beline kuşatılırdı. Yahya Agâh, elifî nemed için; Peygamber’imiz Hz. Muhammed’in “halifesi, Düldül’ün süvârisi Hz. Ali’nin vefedâr dostu olan Kanber Hazretlerinin fukara dervişlere hediyesidir. Hz. Ali’nin bindiği Düldül’ün mübârek kolanına benzetilerek elfe-nemed kk Hz. Kanber’in sünnetine işarettir” der. Mevlevi dervişleri de bu sebepten dolayı tennurenin beline bu kemeri sembolik olarak sararlar.

mevlevi kiyafetleri 4

Şekil 3.6. Elifi nemed

Elifî nemedin bele üç defa dolanmasının sebebi ise Allah’ın emriyle Cebrail’in Cennet’ten Hz. Muhammed’e “taç, hülle, kemer, asa, naleyn ve Burak” getirmesidir. Cebrail aleyhiselam bu kemer ile Hz. Muhammed’in belini üç defa sarmış ve bağlamıştır. Bu sebepten dolayı saliklerin bellerini üç kat sarmaları sünnet kabul edilmiştir ve Mevlevilerde bu sünneti sembolik olarak yerine getirmek için bu kemeri bellerine üç defa dolarlar. Bu kemeri bir mürşidin gözetiminde beline sembolik olarak bağlayan mürid Allah’a ulaşmak ve bu sünneti yerine getirmek için Hz. Muhammed’e teslim olur; girmiş olduğu bu manevi yolculuğu şeyhinin huzurunda kabul etmiş olur.

“Elifi-nemed”i şeyh efendiden kuşanan müride, tennüre giymesinde olduğu gibi, o günden itibaren sema’a çıkmasına da izin verilmiş olur”. Çeşitli meşakkatli uzun bir yolculuktan ve disiplinlerden geçtikten sonra elifî nemedi giymeye hak kazanan derviş şeyhinin huzurunda Hz. Muhammed’e teslim olur ve kemeri takarak da bunu sembolik olarak gösterir. Yâhyâ Âgâh, bu kemeri kuşanan kişinin artık dünyevi zevklerinden arındığını bununla birlikte;

  1. “Eline, beline, diline doğru olmaya,
  2. Ahde, beyata ve hayrete bel bağladım demeye,
  3. Açlığa, tokluğa ve çıplaklığa sabrederim demeye,
  4. uhabbet ve vefâ ile teslim oldum demeye işârettir.
  5. Tevhid-i Ef’âl, Tevhîd-i sıfat ve Tevhîd-i zâta [ulaşmak için] cehd ve gayret göstermeye işârettir.
  6. Kötülenmek, dövülmek ve yok edilmek karşısında incinmeyip sabır ve tahammül göstermek, dikenden şikâyet etmemek, varlığından geçip mekansız olmaktır. Bu mertebe “fenâ ender fenâ” mertebesidir”.

Derviş elifî nemedi takması ile bütün bunları kabul ederek bu yoldan ayrılmayacağını ilan ve ikrar eder ve taktığı kemerle de bunu sembolik olarak ifade eder.

Elifî nemed belli mertebeleri başarı ile geçmiş bir müridin, nihayetinde ulaşmış olduğu faziletli mertebenin ve makamın ifade ederek sembole etmektedir. Bu kemeri takan mürid nefsin kışkırtıcı kötülüklerinden uzaklaşarak kendine hâkim olmayı düstur olarak kabul eder; Bu kemer ayrıca müridin Allah’ın emrettiklerine uyması ve men ettiklerinden ise uzaklaşmasının sembolüdür.

İstiva

Mevlevi kıyafetleri ve sikkeye çekilen, hilafet alameti olan iki parmak eninde düz dar ve yeşil şeride verilen isimdir. “İstivâ, iki şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır” ve istiva çeken derviş herkese adaletli ve eşit davranmalıdır.

“İstiva, iki kaşın arasına tesadüf eden, tam orta yerinden ilkin tepeden aşmak ve arka tarafına, yani ense çukuruna muvazi biçiminde uzatılarak sikkeye dikilirdi (Şekil: 3.7). Sırr-ı istiva, hattı istiva biçimlerinde kullanılan istiva tacı ancak, istivanın sırrına vâkıf olan mümtaz zatlar çekebilirdi”

mevlevi kiyafetleri 5

Şekil 3.7. “istivalı sikke, Galata Mevlevihane’si hazinesinde
bir Mevlevi halifesine ait mezar taşı”

Ayrıca “Sema’hanelerde, Sema’hane kapısının tam karşısında serilmiş olan şeyh postunun ucundan, Sema’hane kapısının ortasına kadar çekilmiş mevhum bir hatta da “Hatt-ı İstiva” denir ve buraya hiç basılmaz. Bu hat, Sema’haneyi, iki daireye ayırır”.

Bütün bu kıyafetler bizlere ölümü anlatmış olabilir. Fakat sema insanların ölmüş olduğu mezardan çıkarak dirilişi, hayata ebediyen yeniden doğmayı ve sonsuzluğu anlatır. Tarihe baktığımızda özellikli kıyafetler kişilerin makamı göz önünde bulundurularak; özellikle Osmanlı döneminde bu giysilerin sultanlara, vezirlere ve özel kişilere hediye edilmesi göz önünde bulundurularak, manevi âlemde bu mevkie erişmiş olan kişilere ebedi hayatta kişilerin makamına binaen giydirilmiş kıyafetler olarak da görülebilir.


T.C.
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
TEKSTİL VE MODA TASARIMI ANA BİLİM DALI
YÜKSEK LİSANS TEZİ

HAZIRLAYAN: MEHLİKA ORAKÇIOĞLU
TEZ DANIŞMANI ÖĞRETİM ÜYESİ: PROF. DR. ADNAN TEPECİK
ANKARA – 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.